operada bir akşam

Sıcak bir yaz akşamında, bulunduğu köyün her akşamı sıcaktı gerçi, dostlarıyla bitmek bilmeyen tartışmalarına devam ederken sözü arkadaşının aldığı bir tartışmanın ortasında gözleri yavaş yavaş karşısındaki cılız ve çelimsiz palmiyenin üzerindeki asılı afişe doğru kaydı. Afişte şu cümleler yer alıyordu: “Açık hava sineması, her akşam saat 9’da, ücretsiz.” Gözlerini afişten almak istediyse de başaramadı, afişte henüz daha ilkokul çağına dahi gelmemiş bir ufaklığın sulu gözleri vardı. Zihnine üşüşecek düşüncelerinin kapısı aralanmıştı bile.

Üniversiteyi kazandığı ilk yıla dair zihnindeki en güçlü anılardan ilki ufak kuzenine “Beni özleyecek misin?” diye sorduğunda “Sana sık sık sarılıyorum ya, beni unutma diye.” cümlesini duyup gözlerinin dolmasıydı. Afişteki çocuğu kuzenine benzetmişti. Nedendir bilinmez sanki iki farklı duygusu birbiri üstüne kıvrılmış, birlikte bütünleşmiş, o akşam zihnini melankoli bulutlarıyla kaplamaya and içmişler gibi hissetti. Benliğine hücum eden diğer hissiyat ise afişin imgelemi değil de kendisiyle ilgiliydi. Okuluna yakın sinema salonuna sıklıkla gidip bilet almadan film izlerdi. Şimdi düşününce izlediği filmlerin hiçbirinin adı aklına gelmiyordu ama o his, filmden çıktıktan sonra hissettikleri, halen çok tazeydi. Tokluk hissi diye tanımlıyordu bu duygu bütünlüğünü; sevişmekten, yemek yemekten, çoğu zaman okumaktan, dostlarıyla sohbet etmekten alamadığı o hazzı kendisine o gün tamamlanmış hissettirirdi. Bazı filmlerden coşkuyla çıkar: “İşte sinema budur!” diye yüreğinin derinliklerine yönelerek sesini yükseltir, “izliyorum, öyleyse varım” diye düşünmekten kendini alamaz, adımlarını hızlandırırdı.

new york movie – hopper

Basit ama son derece keyifli geçen sinema ile zenginleştirdiği bir günün ardından aylak aylak etrafta gezinirken varoluşunun ilmek ilmek işlenmiş nakışında saptayamadığı bir yerde bir eksiklik hissetti. Bu his normalde Cuma günleri öğleden sonraları kapısını çalar, onu köşeye sıkıştırırdı. Tarihe ve saate büyük bir heyecanla baktı sanki bugünün hangi gün olduğunu unutmuş gibi. Halbuki bugün çarşambaydı. Bu hissiyatın gelmesine daha iki gün olmalıydı. Son birkaç yıl boyunca yaşadığı deneyimler ona bu hissiyatı ile savaşmaması gerektiğini öğretmişti. Cuma akşamları oturur ve bu hissiyat uğramayacaksa da gelmesini bekler, bir süre hiçbir şey yapmadan uzanır sonra da uyurdu.

melancholy – munch

Bulutlu cumaların birinde bir akşam, bu rutin ruh daralmasından kaçınmak için dışarıda vakit geçirebileceğini düşündü. Bir operaya bilet aldı. Operalara pek ilgisi yoktu, küçük şehir insanıydı. Neredeyse tamamı dolu olan salonun girişinde önce göz ucuyla koltuğunu aradı. Önlerde olmalıydı, biletine baktı: C-13, koltuğunu buldu ve oturdu. Elindeki programı incelerken operanın karşılık bulamayan aşkı konu edindiğini okudu. Sonrasında bu “karşılık bulamayan aşk” temasının platonik aşk değil de aslında idealindeki imgelerle gerçek aşkın kendisini uyuşturamayan on sekizinci yüzyılda yaşayan, gününün neredeyse tamamını kırlarda gezerek ve kitap okuyarak dolduran ve anlamlandıran, doğa tutkunu bir Fransız kadınınında vücut bulacağını izleyecekti. Yirmili yaşlarında oldukça güzel, ince ruhlu bir kadındı. Daha önce çeşitli ilişkiler kurmuştu ama birlikte benliklerinin sınırlarını eritebilecekleri bir erkekle karşılaşmamıştı henüz. Okuduğu romanlarda, erkekler hesapsız aşklarından sevdikleri kadınlar uğruna ölmeyi dahi göze alıyordu. Yaşadığı deneyimler umudunu kaybetmesine neden olmuş ve onu daha da yüzeysel arkadaşlıklara, dostluklara, insanlara sürüklemişti. 

two on the aisle – hopper

Çevresine bir bakındı ama herkes iştahla, pür dikkat oyunu izliyordu. Rutin can sıkıntısı burada da baş gösterecek miydi acaba? Kaotik düşünceler denizinde yüzerken kendini müziğin ve dramanın kollarına yeniden bıraktı. Jeanne, katıldığı davette bir centilmenle tanıştı. K., sebepsiz gülümsemeye başlamıştı kahverengi gözleriyle . Bu sebepsiz gülümsemeler belki de ona hayatının en güzel yıllarını yaşayacağının bir habercisiydi. Büyük aşkları üst üste binen tesadüflerin yarattığını okumuştu. Jeanne, “İlahi Komedya”yı Paris dönüşü tren yolculuğunda unutmuş olmasa belki de beşinci kantodan şu dizeleri okuyarak akşamını geçirecekti: 

“ama sevdamızın nasıl filiz verdiğini
öğrenmek istiyorsan ille de,
anlatayım ağlayarak konuşan biri gibi.”

the orchestra at the opera – degas

Uyandığında seyirciler arasında kuvvetli bir alkış kopmuştu. Eyvah diye düşündü, uyuyakalmışım. Gözlerini açtı, salona girdiğinde kafasının hemen üzerindeki bu muhteşem resme dikkatini vermemiş olmalıydı. Belki de şimdi gözlerini resim doğrultusunda açtığından karşısında mavi, sarı ve beyaz renklerde giyinmiş üç kadın gördü. Öncü kadın sarı renklerin içerisinde bir de trampet çalıyor, adeta bu salonda seslendirilmiş nice Schubert, Beethoven senfonileri için saygı duruşunda bulunuyordu. Antik dönemde doğmuş olmayı nadiren de olsa düşlerdi, ama sonra hemen kendine gelir şu dizelerin sahibi Rilke’den sonra doğmuş olmanın ne kadar büyük bir ayrıcalık olduğunu hatırlardı:

“Ve unutulursan bu dünyadan olanlarca,

Şöyle de sessiz toprağa: Akıp geliyorum.

Seslen hızlı akan suya: Gelen, benim.”

süreyya operası – ben

Bu akşam tamamlanmış hissetti uzun bir süre sonra ilk kez. Yanı başından akıp giden insan sürüsü de benzer duygulara kapılmış olabilir miydi acaba? Rilke, insanı sürekli bir arayışa iten bu duygu üzerine de bir şeyler karalamıştı tabi ki:

“Tamamlanmamıştı hiçbir şey, ben bakmadan önce

Durgundu henüz, ne varsa oluşmakta olan.

Olgunlaştı bakışlarım ve bir gelin gibi,

Kavuşur herkes istediğine”

Cuma akşamları hissettiği o huzursuz duygu, bir cuma akşamı aşık olduğu kadını sonsuza değin kaybetmesinden dolayı kaynaklanıyor olabilir miydi diye sordu kendine. Sonrasında kalabalıkta, kişiliğinin derinliklerinden çıkıp tüm şehri karartan karanlıkta kayboldu.

atakan
mart 2021 – kadıköy

Yorum bırakın