Sen, değerli okuyucu; anlatıcı ve kahraman bu hikâyede iç içe, bir DNA zinciri gibi milyonlarca bölgeden birbirine tutturulmuş, sarmal bir yapıda. Ben hangisiyim bilmiyorum, anlatıcı mıyım yoksa kahraman mıyım? İstemeden yaşamına şahit olup en özel anlarına konuk olduğum, aşağıdaki satırlarda anlatılan kişinin ben, Atakan ile hiçbir ilgisi yoktur ya da belki vardır bilmiyorum.
Düşünüyorum, öyleyse hüzünle doluyor içim.
Schubert’in sözde bitmemiş senfonisinin notalarının havada, evimin balkonunda ahenkli dansı.. Dört bir tarafa yayılan aşkınlık duygusu ve bolca hüzün.. Oldukça koyu, neredeyse tümüyle dem olmuş ince belli bir çay bardağı. Oldukça etkileyici bir cümle okuyorum, daha önce bir türlü dünyasına kendimi kaptıramadığım kitabı bir hafta sonra bu sefer açık havada, yalnızca zamanı değil mekanı da değiştirerek, elime almışım. Bir arpa boyu kadar dahi olsa yol kat ettiğim için seviniyorum.
“Bu dünya nasıl kendi evim gibi tanıdık olabilir, kendi evim nasıl bütün dünya gibi yabancı, anlat bana.”
PAMUK, Yeni hayat

Böyle sesleniyor okuduğum kitabın kahramanı, Taşkışla kantininde karşılaştığı kumral saçlarını iki eliyle kulaklarının arkasında toplayıp kendisine kalbinden büyükçe bir parça erittirecek olan ve elinde görüp okuyacağı bir kitap vesilesiyle meftun olacağı bu muhteşem kadına. Tesadüf bu ya, bu olağanüstü kadın, kantinde sıra beklerken kitabını kahramanımızın masasına bırakır bir anlığına, büyük bir tesadüfe neden olup dünyadan bihaber, bihaberliğinin ölçüsünde de kitaplara gömülmüş bu gencin hayatını değiştireceğinden habersiz.
Zamanın çizgisel bir doğrultuda kimi zaman hızlı, kimi zaman da oldukça ağır ama hiç mi hiç durmadığı hüzünlü yaşam serüveninde, sık sık anneannesinin ve annesinin çocukluğunda uykudan kalktığını, hiç ağlamadığını ve uyanır uyanmaz ellerini göğsünde bir top gibi kenetleyip gözlerini fıldır fıldır etrafta, beşiğinin üzerindeki kocaman ve şatafatlı avizede, kendisini kucaklamaya gelen insanın yüzünün her tarafında meraklı meraklı gezdirdiğini anlatırlardı. Üstelik sadece çocukluğunda değil, bebekliğinde de dünya denen bu absürt mekâna ayak basar basmaz gülmeye başlamış ve hiç ağlamamıştı. Doktora sorulduğunda, “siz daha bekleyin, o çok ağlar” cevabını almıştı annesi. Kahramanımız bu hikâyeyi çok dinlemişti şüphesiz, belki de onlarca defa. Çok sevdiği anneannesi ona hep bildiği bu hikayeleri, her zaman büyük bir iştahla ve sanki ilk kez anlatıyormuşçasına heyecanla ve adeta bir mimikleri harekete geçirme seferberliği ile ve en önemlisi de sevgi dolu gözlerle aktarmaya bayılırdı. Kahramanımız da asla kabalık etmez, zaten kaba insanları da hiç sevmez, zaman rüzgarının bedensel acılar ve ruhsal çilelerle sık sık sarsıp bir türlü deviremediği bu güzel selvinin sözünü asla kesmez, sıkıldığını hissetse dahi bunu asla hissettirmezdi.

Mutsuz ve sıkılgan bir salı akşamı odasına girdi. Önce turuncu masa lambasını açtı ve bir anda parlayan ışığın çok dar bir açısından yararlansalar da aydınlanan Tolstoy, Dostoyevski, Çehov, Puşkin ve Zweig’lerin; yakın gelecekte, zihnindeki titrek mum ışığının parlaklığını da arttırmalarını diledi. Her seferinde ve hiç sekmeden, akordu bozulmuş bir keman tınısını duyuran çalışma koltuğuna oturdu, yerdeki masa lambasının ışığını sırt bölgesinin solundan, omuz hizasının altından alacak şekilde ayarladı. Gözlerinin yorulmayacağına ve kaşınmayacağına büyük bir inanç besleyerek okumaya koyuldu. Birkaç dakika geçmişti ki, aniden aklına az önce ailesiyle sohbetinde konuştukları takıldı. Düşüncelerinin yüzyıllar önce Konstantinapol sınırına dayanan askerler gibi zihninin bir köşesinde onu içeri almayı beklediklerini gördü ve onları hiç de gemilerini karadan yürütmelerine gerek kalmadan surların içerisine buyur etti.
İnsanın şu kısacık ömründe yaşamak zorunda olduğu asgari bir hüzün ve azami bir mutluluk kotasının olup olmadığını düşünüyordu şimdi. Ya hayatının en çok ihtiyaç duyduğu yetişkinlik dönemlerinde kullanabileceği bu neşe ve kahkaha deposunu çocukluğunda boşalttıysa? Ya hayatının geri kalanında hüzün peşini bırakmazsa? Daha da acısı, ya en çok mutlu olduğu anlarda attığı derin kahkahalarda dahi bu sinsi duygu saklanırsa? Halbuki yıllardır bu makus duygu ile arası iyi değil miydi? Bu duygunun onu beslediğini, onun ruhuna incinmez, eskimez ve delinmez bir palto giydirdiğini düşünmüyor muydu? Hüzün duygusu ile ilk ne zaman karşılaştığını hatırlamaya çalıştı ama nafile hatırlayamadı.
“Otobüslere bindim, otobüslerden indim, garajlarda gezindim; otobüslere bindim, otobüslerde uyudum, günleri gecelere yetiştirdim; otobüslere bindim, kasabalarda indim, günler boyu karanlığın içine gittim ve dedim ki kendime, nasıl da kararlıymış bu genç yolcu kendisini o bilinmeyen ülkenin eşiğine götürecek yollarda sürüklenmeye.”
PAMUK, Yeni hayat
Gün batımı maviliğinin odayı doldurması ve ben, yukarıdaki satırları okurken yazıları net seçemediğimden turuncu masa lambasını yine açıyorum. Açar açmaz birbirine karışan bu iki güzel rengi görüyorum. Işığa karşı oldukça hassas gözlere sahip olduğumdan masa lambasına ben hep sırtımı dönüyorum, okuduğum kitabımın ise yüzü bu parlak ışığa dönük. Tam emin olamamakla beraber, onun gözlerinin benimkiler kadar hassas olmadığını düşünüyorum. Şayet hassas olsalardı dile gelemezlerdi pek tabii ancak rahatsızlıklarını ifade etmelerinin bir yolunu bulurlardı. Belki büyülü dünyalarına girmeme izin vermezlerdi. Geçtiğimiz hafta bana kapılarını ardına kadar kapatan o roman, bu basit nedenden dolayı bana darılmış ve bu yolla, beni yanına yaklaştırmayarak, dargınlığını ifade ediyor olabilir miydi?
Gün batımının açık mavisi ile parlak turuncunun karışımından bahsediyordum. Mavi renk odamın penceresinden sızmaya çalışıyordu, bir dış kaynaktı, yaşama dair gözlemlerim ve çevremdeki insanlar gibiydi. Odanın içerisindeki turuncu ise iç dünyamı, zihnimin naçiz, zayıf ve cılız aydınlığını temsil ediyordu. Bir insan, turuncunun mavi ile flörtünü, güç savaşını özler mi? Özlermiş. Ben özlüyorum. Simsiyah gece karanlığında ve sımsıcak öğle aydınlığında özlüyorum.

Yoğun duygusal değişimler ve dönüşümler yaşadığım hayatımın bir evresinde tutmaya başladığım günlükleri, bu dönem bittikten kısa bir süre sonra önce yakıp sonra debili, soğuk suda ıslattım ve büyük bir hışımla sayfalarını un ufak ettim ve onları bilinmez diyarlara, evdeki çöp kutusuna, yolladım. Aylarca yazıdan uzak durdum, şimdi ise yazma isteğimin günlük yaşantıma sızıp sık sık beni ele geçirdiğini fark ediyorum. Yazıp mutlu mu oluyorum? Hayır, tam aksine. Bu aynı gün, birkaç saat aralıklarla kaleme aldığım anlatı; ilkin, yarısını tamamladıktan hemen sonra, dakikalar içerisinde beni yorgun düşürdü ve salonun kanepesinde uyuyakaldım. Gözlerimi açtım, ruhumda tuhaf bir tat; nereden geliyorum, nereye gidiyorum duygusu çökmüş üzerime. Gözlerimi kapatıp hem bu duygudan, hem bu tattan, hem de kendimden kaçmak istedim. Ama insan kendinden kaçamaz.