nedir yaşam

“Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti. Daha ilk sayfalarındayken bile, kitabın gücünü öyle bir hissettim ki içimde, oturduğum masadan ve sandalyeden gövdemin kopup uzaklaştığını sandım. Ama gövdemin benden kopup uzaklaştığını sanmama rağmen, sanki bütün varlığım ve her şeyimle her zamankinden daha çok sandalyede ve masanın başındaydım ve kitap bütün etkisini yalnız ruhumda değil beni ben yapan her şeyde gösteriyordu. Öyle güçlü bir etkiydi ki bu, okuduğum kitabın sayfalarından yüzüme ışık fışkırıyor sandım: Aynı anda hem bütün aklımı körleştiren hem de onu pırıl pırıl parlatan bir ışık. Bu ışıkla kendimi yeniden yapacağımı düşündüm, bu ışıkla yoldan çıkacağımı sezdim, bu ışıkta daha sonra tanıyacağım, yakınlaşacağım bir hayatın gölgelerini hissettim.” (Pamuk)

Vapurlara bindim, vapurlardan indim, masmavi sularla çevrili bir adanın ortasında, köhne bir pansiyonda, şehir ve vapur ışıkları denizden yansıyıp odamın duvarlarını aydınlatırken, gecenin hüzünlü karanlığında, Ahmet Paşa’dan “ey ay yüzlüm, eğer sana kavuşmak yıldızların tesiriyle olursa, gece gündüz ufukları gözyaşımın yıldızları ile doldurayım” cümlesini okudum. Nedir dedim kendi kendime, bu adamı gece gündüz ağlatacak aşk nedir?

“Su acıysa damağında, sen de dönüş şaraba.

Şöyle de sessiz toprağa: akıp gidiyorum.
Seslen hızlı akan suya: gelen, benim.”
(Rilke)

Otobüslere bindim, otobüslerden indim; soğuk, karanlık ve duygusuz mola yerlerinde güneşin doğuşunu ve saatlerce ruhumun derinliklerini, çift şeritli yolları, dağları, ormanları izlediğim otobüsümün camının yıkanmasını izledim. Otobüslere bindim, otobüslerden indim; biletimi soranlara kalan yolcuyum ben, hatta yolun ta kendisiyim, bırakın ben yolları aşındırırken yollar da ruhumu biçimlendirsin dedim. Yanımda oturan adamın “Sabah beşten önce orada olmalıyım, ölüm kalım meselesi” diye sayıklarken bir saatlik gecikme sayesinde o gece öncesine kadar hiç tanımadığım, varlığından dahi haber olmadığım birinin yaşamının biraz daha kısaldığını, otobüs ile biz yollarda savrulurken aslında onu ölümüne götürdüğümüzü hissettim.

“Canan uyanınca, ilk şaşkınlıkta, nerede olduğunu anlamak için pencereden dışarı değil de, benim güven verici gözlerime bakıp gülümseyiverince nasıl da mutlu olurdum!”

Açık kalmış bir pencere mi var? Fırtına evin içinde mi esiyor? Kapıları kim çarpıyor? Odalarda dolaşan kim? -Bırak. Kim olursa olsun. Kuledeki odayı bulamaz. İki insanın bu ortak uykusu; sanki yüz kapının ardında uyunmakta, sanki aynı anne ya da aynı ölüm paylaşılıyormuşçasına bir ortaklık.”

“…ama sevdamızın nasıl filiz verdiğini
öğrenmek istiyorsan ille de,
anlatayım ağlayarak konuşan biri gibi.

bir gün vakit geçsin diye
lancelot’nun sevda öyküsünü okuyorduk,
yalnızdık, art niyet taşımıyorduk.

okurken birçok kez gözlerimiz
karşılaştı,
birçok kez yüzlerimiz sarardı,
ama bir yer geldi, kendimizi tutamadık artık.

istek yüklü güler ağzı
sevgilisinin öptüğünü dinleyince,
yanımdan hiç ayrılmayacak sevgilim de,

tir tir titreyerek öptü dudaklarımı.
galehaut hem kitap, hem yazar oldu bize;
o gün başka bir şey okumadık.”

bunları anlatırken ruhlardan biri,
öteki ağlıyordu; hali öyle dokundu ki,
kendimden geçtim, ölüyordum sanki;

yere düştüm, ölü bir beden gibi.”
(Dante, ilahi komedya, beşinci kanto)

Trenlere bindim, trenlerden indim ve dedim ki kendi kendime:
“nedir yaşam,
bazıları mücadele eder,
diğerleri onları izlemek için oradadır,
belki de herkes savaş veriyordur kendi çizdikleri yollarda”

Trenlere bindim, trenlerden indim ve sordum kendime; makinistin istasyonlara aşırı yavaş ve ürkek adımlarla girmesinin sebebi nedir diye; ölüm nedir, trenin altında kalmak nedir, umutsuzluk, evsizlik, sevgisizlik nedir dedim. Vagonları dolaşıp dünün hikayelerini satmaya çalışan bu çelimsiz, zayıf adam da kim? Nedir dedim Rilke’ye bu satırları yazdıran nedir:

“Kaderdir bu rüzgarın estirdiği, bırak, gelsin
Gelsin ne varsa tutkulardan ve körü körüne
Ne varsa uğruna yanıp tutuştuğumuz gelsin…”

Kütüphanelere girdim, kütüphanelerden çıktım, adının daha sonra Behçet olduğunu öğrendiğim kör bir kütüphaneciyle saatlerce “Yeni Hayat”ı tartıştım. Senin dünyan nedir Behçet diye sordum ona, kitaplar mıdır, körlüğün müdür yoksa sen yalnızca karanlıktan mı oluşursun?

“Eşini benzerini hiç mi hiç duymadığım bir sessizliğin çağırısını duyuyorum ve soruyorum: Neden otobüsler, geceler, şehirler? Neden bütün o yollar, köprüler, yüzler? Neden geceleri şahinler gibi bastıran yalnızlık, neden yüzeylere takılıp kalan kelimeler, neden o hiç dönüşü olmayan zaman?”

Dolmuşlara bindim, dolmuşlardan indim, nefes verdim ama geri alamadım; kitapların tozunu yuttum, gözlerim yaşardı, uykularım kesildi. Kasabalar arası mekik dokudum, tespihler gördüm kehribar rengiydiler. Bir mi diye sordum, sizin Canan’ınız ile benimki bir mi? Müzelere girdim, müzelerden çıktım, nedir dedim bu modern sanat, görevliye istemeden sesimi duyurdum. Modern sanat bir hiçtir dedi.

Otobüslere bindim, otobüslerden indim, bana hayatın acımasızlığını hatırlatan sert yaz yağmurları altında ciddi şehirlerde yürüdüm, hostellere girdim hostellerden çıktım, anaokuluna giden genç adam Yusuf ile karşılaştım. Yusuf dedim yaşın kaç, 6, senin sırt çantan neden bu kadar büyük dedi, bu benim evim. “Ya her şeyim ya hiçim“ Yusuf dedim. Beni sevdi, rezervasyon yapmayı unuttuğumu duyunca üzülüp “bence yarın sen gel, burada çalışmaya başla” dedi. Yusuf dedim, “öyle uzak ki yerim uzakları aşıyor.” Nedir Yusuf, hayatımda eksik olan nedir? Neresi benim evim, ben nereye aidim, doğulu muyum, batılı mıyım, ben neyim?

“Hem oradaydım, hem burada; hem huzurun içinde hem de kanlı bir savaşın, hem hortlaksı bir uykusuzluğun hem sonu olmayan bir uykunun, bitmeyecek gecenin ve hızla akan zamanın.”

“Böyleydi işte hayat: Kaza vardı, talih vardı; aşk vardı, yalnızlık vardı, neşe vardı; kader vardı, bir ışık, bir ölüm, ama belli belirsiz bir mutluluk da vardı; unutmamak gerekiyordu bunları.”

nedir hayat

yeni hayat yolculukları daha fazla fotoğraf için : https://vsco.co/meursault898/gallery

Yorum bırakın