Bir otobüs yolculuğu sırasında gün batımının pencereyi, buğday tenli yüzünü, gözlerinin akını nasıl da bu denli güçle turuncuya boyadığını düşünüyordu. Güneş, turuncuya boyayamadığı kahverengi göz bebeğini, kumral saçlarının rengini nasıl da birkaç ton birden açmıştı o akşamüstü.

Hayatını, emekli olduktan sonra doğup büyüdüğü şehre adayan, kalan yıllarının anlamını her gün mahallesindeki evlerin fotoğrafını çekip paylaşarak süsleyen sevgili Mustafa abiyi hatırlıyor ve hüzünleniyor baş kahramanımız.
Bir bayram sabahı dar, eğimli ve taşlık patikalardan hantal bir otobüsle geçerken, kafasını cama dayayıp “öyle de uzak ki yerim uzakları aşıyor, bütün özlediklerim benden ayrı yaşıyor” cümlesi kulağında çınlarken ve güneş kendini dağların arasından yeni yeni gösterirken nasıl da böyle farklı, bambaşka dünyalara açılan otobüs yolculukları yaptığını düşünüyordu.

İlk otobüs yolcuğunda tüm ayrıntılarıyla yaşamını, varlığının her noktasını merak ettiği bir kadının benliğine yolculuk yapıyordu da farkında değildi. Dış dünyada, onu çevreleyen antikiteden kopmuş, tesadüfen tanışmalarını sağlayan modernite, modern sanat sevgisiyle dolmuştu içi. Yol boyunca yanındaki kadının yolu izlemesini büyük bir aşkla izlerken; nasıl da aylar sonra, hiç tanımadığı insanlarla dolu bir otobüste, en ön koltukla, on binlerce kilometreyi gözünü kırpmadan izler ve yol boyunca gördüğü her bir yaşam belirtisini merak eder hale gelecekti?

Bir sabah erkenden ziyaret ettiği, karın güzelliği ile örtülmüş bir köyde, içi öyle bir hüzünle dolmuştu ki saatler süren yolculuk bitiminde hemen aynı dolmuşla aynı anda evine geri dönmek; yarım bıraktığı romanına; soğuk odasında, sis ile tamamen örtülmüş, neredeyse görünmez olmuş bir kaleyi izlerken, bulutların arasından odasının penceresine ulaşmayı başarmış ufacık bir ışık hüzmesi eşliğinde devam etmek istedi.

Aynı gün batımını bir kez daha yaşamak için insan neleri feda etmez ki, nelere katlanmaz ki diye düşünüyor şu sıralarda. Yirmili yaşlarının başındaki bu genç adam, önündeki tüm yılları, yorgun güneşin bıkkın ışınlarının turuncuya, aşkın rengine, boyadığı o göz akını tekrardan görme uğruna nasıl da hiç düşünmeden feda edebileceğini düşünüyor. Dünyaya tekrar gelse, nasıl da aynı hesapsız kitapsız yaşamı süreceğini ve nasıl da tutkularının peşinden sonuna kadar gideceğini düşünüyor. Ne de olsa duygular ve hisler; düşüncelerden, akıl ve mantıktan önce gelmiyor mu diye düşünüyor.

Sahi dünyanın en dik antik tiyatrosu neredeydi?
30 Ekim
Kars