panjur

Kışın ilk günü. Bulutlu bir Yeniköy sabahı. Cadde ve sokaklarda pek kimse yok. Rengarenk ahşap köşkler ve yalılar, kendi iç yaşamının devinimiyle oradan oraya sürüklenen onlarca insanın umursamazlığına rağmen uzun yıllardır zamana meydan okuyor. Birçoğunun ön cephesinden ortak bir geçmişe tanık olmanın haklı gururu okunuyor. Dikkatli biri için, verdikleri mesaj açık ve net: “Kendi yaşamının önemsizliğinin farkına var. Farklı doğrultulara savrulmayı bırak. Tek bir gerçeklik var, o da güzelliğin içinde eriyip yok olmak.”

Uzaklardan, yokuş aşağı yürüyen bir genç adam görülüyor. Düşünceli ve hüzünlü. Önündeki yol harici her yere bakıyor. Panjurlu evleri izliyor, bu evleri ele geçirmiş gibi duran sarmaşıklara derin bir hayranlık besliyor. Sararmış yapraklarını döken çınar ağaçlarının önünde biraz oyalanıyor, onların yıpranmış kabuklarını görüyor ve bu yıpranmışlığın aynısını ahşap köşklerin dışında da görünce aniden bir aşinalık hissine kapılıyor. Ne kadar da organik yapılar diye geçiriyor içinden. Betonun aksine yaşlanıyorlar. Eğer vefakar sahipleri olacak kadar şanslılarsa, uzun ve güzel bir yaşam sürüyorlar.

Zaman karşısında yaşlanan ve boyaları dökülen bu ahşap köşkler, ıslak tahta rengine bürününce ne kadar da asil görünüyorlar! Düzenli aralıklarla boyanan arkadaşlarının aksine nasıl da sahici bir görünüme sahipler!

Dört bir yana saçılan sarı yaprakların arasından geçerken bu gencin düşüncelerini okumak pek zor değil: “Bir kış daha geliyor. Halbuki sonbahar ne çabuk geçti. Yıllardır her kasım, hayatımın yönünü değiştirecek bir olay oldu. Hayatımın aşkını da kasımda buldum, hayatımın anlamını da. Tutkulu bir biçimde ikisinin aynı yerde olduğunu düşündüğüm günler de yıllar önce kasım ayına aitti. İlkbahar kapıda. Birkaç ay sonra yeşil ve mavinin en çok yakıştığı tuvali, ilkbahar İstanbul’unu, görmeyi heyecanla bekliyorum. ”

Mütevazı bir kafe. İsmi Emek. İçinde bir avuç dolusu insan çalışıyor. Kapıdan girmeye karar veriyor genç adam. İçeride biraz yürüyüp, denize sıfır açık terasa çıkıyor. Denize uzaklık sıralamasında, üçüncü sıradaki masaya oturuyor. Biraz zaman geçiyor ve denize bitişik masadaki mutsuz ve umutsuz çift kalkıyor. Oturduğu masadan kalkıyor ve paltosunu ağır ağır taşıyarak boşalan masaya geçiyor. Bir süre; dışarıdaki bir gözlemciye göre tam on üç dakika otuz yedi saniye olan bu vakit kendisine göre bir saate yakın; dalgaların kıyıya vurma sesini ve kalabalığın kuru gürültüsünü dinleyerek hiçbir şey yapmadan oturuyor. Türk Edebiyatı’nın gidişatını değiştireceğine inandığı romanının altıncı bölümünü yazacak. Hangi bölümde olduğunu tam olarak hatırlamıyor ama benim, tanrısal anlatıcıyım, gözümden hiçbir detay kaçmaz. Kendisi; içindeki hüzün, sanki dışarı taşmanın bir yolunu bulmak istermiş gibi hissetmezse yazamıyor.

Bu genç adam, oturduğu masanın tam karşısında bir kadın silüeti görüyor. Boyası dökülmüş bir panjurun arkasında bu kadın. Neredeyse hiç seçilmeyecek gibi. Bir karartıdan ibaret. Genç adam, kadının sağ elindeki sigarayı görüyor. Bileğinin hafif geriye doğru kıvrılışından yola çıkarak bu kadının yaşamından pek memnun olmadığını, canını sıkan bir şeyin olduğunu düşünüyor. Şu anda onu yazmaya teşvik eden üç şey var: İlki bu karartı, ikincisi bakımsız ve dökülmüş beyaz panjurlar. Üçüncüsü üstü çıplak aşağısı boyalı bir kiremit duvar. Genç adamın zihninden birtakım cümleler geçiyor ve unutmadan bunları hemen not ediyor: “En üstte kırmızı ıslak kiremitler görünür hale gelmiş. Bunun sorumlusu Boğaz’dan geçen devasa şilepler. Eminim buna. Yarattıkları akıntı ve dalgalar kıyıya vuruyor. Hokusai’nin “Büyük Dalgası” gibi köpürüyor, üst üste biniyor ve adeta bir tokat gibi duvarın üst bölümüne çarpıyor. Geriye de bu hüzünlü manzara kalıyor.”

Genç adam, gürültüden biraz yoruluyor ve tüm bu kargaşanın yoruculuğundan kurtulmak için kulaklığını takıyor.

“You think you need more freedom
With freedom, you’ll end up alone”

Fredrika Stahl- More

Panjurun arkasında, Boğaz’ın hareketli sularını izleyen kadın; aklından geçenlerden çok emin. Eşi, bugün de eve dönmeyecek. Halbuki bundan yirmi sene önce – tanıştıkları yıl – artık eve dahi uğramayan eşi; dakikalarca, hiç kıpırdamadan onun dalgın dalgın, bir şehri tam ortadan ikiye bölen bu masmavi denizi seyretmesine hayranlıkla bakmıyor muydu? Onu ilk kez, bu panjurun önünde öpmemiş miydi? Artık hiç umursamadığı, günlerdir sürgüsünü dahi açmadığı bu panjurun onlar için önemi çok büyük değil miydi? Eşi, onu ilk kez bu pencerenin tam karşısındaki masadan, on yıllardır hiç değişmeden duran Emek Kafe’nin terasındaki masadan görüp aşık olmamış mıydı? Şu anda neredeydi ve artık neden evine dönmüyordu?

Yeniköy
Kışın ilk günü

Yorum bırakın