sonsuz mavi deniz

Biblos, Lübnan. Bulutsuz kum rengi bir gökyüzü. Gün batımının bir saat öncesi. Bugün kasabada bir farklılık var. Diğer günlerden farklı olarak bugün, gökyüzünden bakıldığında, biri kolayca seçiliyor. Saçı sakalı birbirine karışmış. Duman renk keten pantolon giyen genç bir adam. Siyah bir sırt çantası ve bu sırt çantasının sağ askısında, o adım attıkça sallanan bir kamera. Bugün, bu ıssız kasabada zamanın akışı bir anlığına, herkes için, onlarca kere durdurulacak. Milyonlarca transistör sayesinde, birkaç megabayt olarak bir köşede, bu anlar saklanacak. Yüksek ihtimalle birçoğuna ikinci kere hiç bakılmayacak. Bir avuç insan kum rengi gökyüzüne ve onun masmavi denizi nasıl da domine edip kahverengi tonlarına dönüştürdüğüne binlerce kilometre uzaktan tanıklık edecek.

Bu genç adamın birkaç gün sonra nerede olacağını kestiremiyoruz. Varoluşu iki gün sonra büyük bir aşkla sarsılacak. İnşa etmeye çalıştığı her şey ve yaşam felsefesi, büyük ihtimalle, balyozla vurulup moloz yığınına dönmüş bir duvar gibi olacak. Rüzgarla bir doğuya bir batıya doğru salınmaya başlayacak tüm düşünceler ve hayaller. 

Aşk, önemli bir sorunun cevabı: “Ömrümün geriye kalan yıllarıyla ne yapmalıyım?” Bu yabancı topraklarda gönlünü kaptırmayı nasıl başarmış acaba? Umalım ki bu kadın, tüm bu zahmete değsin. Bu genç adamı divane eden bu kadın Beyrut’ta. Bir kafede şu anda. Gökyüzünden, gerçekten çok alımlı gözüküyor. Etrafına olağanüstü bir enerji yayıyor. Bu enerjinin etki alanı çok geniş.

Şimdilik sahil kenarına geri dönelim. Bugün, zamanda biraz geriye biraz ileriye gittim. Akan zamanın ve durgun mekanın bu noktasında kısa bir mola vermek istedim. Yerden bu kadar yüksekte, tam bu anda dinleniyorum işte. Bir yandan da genç adamı gözden kaçırmamaya çalışıyorum. Yarın nereye gideceğini bilemediğim için onu sürekli göz önünde tutmalıyım. Alnından küçük damlalar halinde ter akıyor. Yakıcı güneş ve sırtındaki yük, onu yoruyor olmalı. 

Tüm bu çaba neden? 

İlk bakışta yabancı olduğu anlaşılan bu adamın Biblos’ta ne işi var? Zamanında Fenikelilerin ticaret limanı olan bu kentten milyonlarca insan geçip gitti hiçbir iz bırakamadan. Yabancılar da geldi, sevdi, sevişti ve döndü. Kimisi burada aşık oldu. Kimisi bir kaza sonucu öldü. Kimisi burada yalnız hissetti, dost edindi, kahkahalar attı. Bu kahkahalar uzayın derinliklerinde yankılanıyor şimdi. 

Bir insan, yaşamın içinde nasıl bu kadar kaybolabilir?

Böylesi çok nadir. Sürekli aklından çıkmayan iki anısı olduğunu görüyorum. Çocukluğunda, soğuk kış gecelerinde, akşam yemeği sonrası anneanne ve dedesini çıldırtacak kadar yaramazlık yapıp en son pili bitmek üzereyken acıktığını hatırlıyor. Anneannesi, ev ahalisini ısıtmaya dahi yetmeyen bu elektrik sobasının üzerinde ekmek kızartıyor. Geçen haftadan kalan ekmekler. Evin yazısız bir kuralı, bayat olanlar bitmeden taze olanlara el sürülmeyecek. Bu bayat ekmekler, neredeyse simsiyah oluncaya kadar kızartılıyor ve üzerine domates salçası sürülüyor. Gevrek ekmek üzerinde kıpkırmızı bir salça katmanı! Genç adam; bu lezzete, bu tatmine, bu keyfe çocukluğundan sonra bir daha hiç ulaşamamış. Hiçbir şey ona bir daha bu tadı verememiş. Hayatında eskisi kadar sıcak anlar yok, bu çok açık. Gözlerinden bir korku okunuyor. Bu sıcak anları kaybetti ama şimdi “bu sıcak anların umudunu” da kaybetmenin sınırında geziniyor. 

Sonsuz mavi deniz, umutlar yitirildiğinde uçsuz bucaksız bir çöle dönecek. Varlığı da çöl kumuna karışarak taneciklerine kadar ayrışacak. Çöl rüzgarları ile dünyanın geri kalanına savrulacak. İşte o zaman, nereye gitse dindiremediği ev özlemi son bulacak. Aynı anda, her yerde olacak çünkü. Zaman ve mekan boyutları, anlamını ve gerçekliğini yitirecek. Var olmayan bir sılaya dair hasret, temelli ortadan kalkacak.

Henüz okuma yazma bilmiyorken hayatı daha güzeldi. Kitaplar, yersiz yurtsuzluk fikrini zihnine işlemeye başlamamıştı henüz. Okumaya başlar başlamaz kendini hiçbir sınıfa ait hissetmemeye başlayacaktı çünkü. İşte unutmaya direndiği diğer bir anısı da hayatının en güzel döneminden.

Bir mutfak sahnesi. Elinin zar zor uzandığı bir yükseklikten takvim yaprağını koparıyor ufak bir çocuk. Mutfakta sigara içen mutsuz annesinden yaprakta ne yazdığını okumasını istiyor. Anne, umursamaz gözüküyor. Oğluyla uğraşmamak ve onu başından savmak için en iyisi hiç itiraz etmeden okumak diye düşünüyor. Kız ismi: Fatma, erkek ismi: Fahrettin. 24 Ocak 2004. Ön sayfadan uzun ve karışık bir cümle okuyor annesi. Bu hadis olmalı. Arka sayfadan da bir fıkra. Çocuk hiç gülmüyor, fıkrayı anlamıyor çünkü. Kağıdı annesinin elinden kaptığı gibi iki metrelik koridordan doğruca salona atıyor kendini. Babası onu bırakıp gitmeden önce kağıttan uçak yapmayı öğretmişti. Her gelişinde ona bir şeyler öğretip gidiyordu. Çocuk, babasına gitmemesi için yalvarıyordu ve ağlıyordu.Babası da ona bir kağıt numarası öğretip dikkatini dağıtıyor ve evden gidiyordu. Bu gidişinde, payına kağıttan jet uçağı yapmak düşmüştü. Takvim yaprağından uçak yapacak salonda. 

İşte sonsuza dek kalmak istediği, kapıları ve pencereleri kapatarak zamanı hapsetmek istediği o an. Anneannesi, tüm gün ev işi yapıp yorulmuş. Televizyon karşısında uzanıyor. Çocuk, anneannesinin üzerine atlıyor ve onunla oyun oynamaya çalışıyor. Saatlerdir temizlik yapan bu kadın, enerjisinin son raddesini de cömertçe torununa harcamaktan hiç çekinmiyor. Ona şarkılar ve tekerlemeler söylüyor. Sonra da küçük, dar, eski ve güneşten rengi solmuş kanepede birlikte uzanıyorlar. Çocuk, hayat vereceği uçağı mutluluktan unuttu bile. Takvim yaprağını nereye koyduğunu dahi hatırlamıyor. Anneannesi ona sıkıca sarılmış. Beraber televizyon izliyorlar. Televizyonda ne olduğunu hiç hatırlamıyor. Tek hatırladığı, sonsuz huzur ve teslimiyet. Tümüyle güvende olma hissi. Hayatın muhteşem olacağına dair beslediği sonsuz umut. İlk aşkı anneannesi. Bu kadarı bile ona ömür boyu yetecekken bir de anneannesi yanağına bir öpücük konduruyor. Anneannesinin kolları, onun göğsünde birleşmiş. Aslında bu genç adam, şu sıralar keşke tam o anda deprem olsaydı da anneannemin yanında ben de gitseydim diye düşünüyor. Gökyüzüne beraber yükselseydik, o bana sarılırken eminim daha az korkardı diye geçiriyor içinden. 

“kapat gözlerini
sandığın kadar yüksek değil”

Bu iki anı, bu genci bilmediği topraklarda oradan oraya sürüklüyor. Savaş sonrası evine dönmeye çalışan Odysseus gibi. Eve dönmek, savaştan daha zor. Odysseus, her gece bir kayanın üzerine oturup Ithaka’sına bakara ağlıyordu. Onun evine kavuşma umudu, yıllar boyu yaşadığı tüm zorluklara rağmen serpildi ve büyüdü. Umut tüm benliğini kapladı. Peki ya, evini yitirenler, ağlamak için nereye bakmalı? Evi olarak gördüğü kişi, onun yükselemeyeceği kadar gökyüzüne yükselirse ve bulutsuz bir günde dahi artık gözükmeyecek kadar yukarıya çıkarsa, ne yapmalı, nereye bakmalı?

“savrulur tükenirim, bir anda
altüst olur ve dünyam tersine döner”

Güneş neredeyse batmak üzere. Etrafta birkaç balıkçı görüyorum. Hava kararıp balıklar kıyıdan uzaklaşmadan önce birkaç tane yakalamalılar. Ekonomik kriz çok derin. Bir kova balık, iki günlük sebze ihtiyacına denk. Zaman onların aleyhine işliyor. Genç adam, birkaç kare yakalıyor. Heyecanlanmış gözüküyor. Biraz da mutlu çünkü güneş batmak üzere. Kum rengi gökyüzü birazdan yerini ufukta turuncu bir kuşağa bırakacak. Sonsuz mavi deniz, tüm ihtişamıyla yeniden görünür olacak. Ayın deniz yüzeyinden yansıyan cılız ve güçsüz ışınları, karanlıkta yolunu arayanların en büyük yardımcısı olacak. 

Yürüyerek limana vardı. Güneşin batmasına son yirmi dakika. Bir tekneye usulca yanaşıp selam verdi. Tek başına, gün batımında denize açılıp açılamayacağını sordu. Yaşlı Adam, bir fiyat verdi. Onun için çok pahalı. Yeterince parası yok. Limanın çevresinde iki tur atıp neredeyse herkese sorup şansını deniyor. Umudunu kaybetmeye çok yaklaşmışken, halihazırda daha önce sorduğunda hayır cevabı veren bir kaptan, yanına yaklaşıp küçük bir botta bir kişilik yer olduğunu söylüyor. Yorgun ve umutsuz genç adamın içini bir anda inanılmaz bir coşku kaplıyor.

Biblos şehrini bir de denizden görüyor. Binlerce yıl önce, buldukları sedir ağaçlarından yelkenli yapıp tüm vakitlerini denizde geçiren Fenikelilerin de manzarası aynıydı. Tüm insanlık, hangi çağ olursa olsun acı çekiyor. Büyük İskender gelip de Fenikelileri toprağından ettiğinde, onların şehirlerine son kez bakarken duyduğu hüzün ve iki bin yıl sonra, iç savaş yüzünden güzel şehirlerini terk edip Kıbrıs’a doğru yelken açan Lübnanlıların duyduğu hüzün, tamamen aynı.

Gün batımına son beş dakika. Genç adam, masmavi denizde. Bir tarafı antik kent bir tarafı sonsuzluk. Sürat teknesinden inip karaya geri dönmek istemiyor. Hiç durmadan, zamanın akışına inat ufka ilerlemeyi hayal ediyor. İçi bitmez tükenmez bir özlemle dolu. Kum rengi güneş, yerini saf turuncuya bıraktı. Turuncu artık onun en sevdiği renk. Haftalardır, dünyanın çeşitli yerlerinden gün batımlarını izliyor. Turuncu renkten gözünü alamıyor, onu görmeye doyamıyor. Bu rengin artık onun için çok özel bir anlamı var.

Sonsuz mavi deniz, tüm ihtişamıyla ortada. Hırçın dalgaların sesi… Genç adam gözlerini dalgalardan alamıyor. Kıyıdan uzaklaşabildiği kadar uzaklaşmasını rica ediyor kaptandan. Dakikalarca ilerliyorlar. Ufuk çizgisi onlara hiç yaklaşmıyor, uzaklaşan tek şey ise kıyı. Liman, artık neredeyse hiç gözükmez oluyor. Kendini denize bırakıyor genç adam. Hayal ettiği gibi, sonsuz mavi deniz ile bütünleşiyor, bir oluyor. Dalgalar duruluyor, zamanın akışı yavaşlıyor. Sonsuz mavi deniz, hüznünde boğulan bir çocuğu yanına alıyor. Onu hüznünden arındırıyor. Güneşin denize vuran son ışınları ile birlikte gökyüzünde bir bulut seçiliyor. Sanki daha önce orada yokmuş gibi. Az önce biri sevdiğine kavuştu. Onu çağıran turuncu renk artık yok. Özlem bitti. Zamanın tekrar hızlanmaya başlamasıyla entropi de artmaya başladı. Entropiyle birlikte, insanlığın tüm hüznü de genişliyor ve büyüyor. Bir gün, işte bu hüzün tüm zaman ve mekan boyutlarını yutacak.

Anneannesinin en sevdiği renk turuncuydu.

Söke-İstanbul-Beyrut
23 Nisan
ata

Yorum bırakın