genç bir adam karlsplatz’da meydana bakan bir pencerenin önünde oturmuş, bir şeyler yazıyor. birkaç kadeh beyaz şarap içti. gözleri hafif dolu. öyle bir yer seçmiş ki kendine hem sokağı hem de kafenin kapısını görebiliyor. sanki tüm meydana hakim olmak ister gibi… birini bekliyor anlaşılan. ya da bir umudun peşinde, günlerdir, güneş battıkta sonra buraya sürükleniyor. sanki bir karşılaşmayı yeniden canlandırmak istiyor gibi…
birkaç akşam önce buraya geldi, aşırı gergin duruyordu. birkaç kere masadan kalkıp lavaboya gidip geri geldi. gözünü telefondan ayıramıyordu. sanki zaman su gibi aksın istiyordu. işte beklenen oldu! İçeriye alımlı ve çok güzel bir kadın girdi. saçları omzuna düşen, kumral tenli harika bir kadın. genç adam ayağa kalktı ve sarıldılar. birkaç dakika Viyana’da buluşmalarına çok şaşırıp gülüştüler. sonra kadın, karşısındaki çocuğun birkaç yılda nasıl da böylesine değiştiğine, adeta yaşlandığına inanamadı. “sen büyümüşsün” dedi tereddütle karışık ve çekinerek.
genç adam şüphesiz bunun farkında. ayrıldıktan sonra ne kadar hızlanırsa onu o kadar kolay unutacağını düşünüyordu. her yılına adeta bir ömür sığdırdı. birkaç dakikasını dahi sakin geçirmedi, hep bir arayışın peşinde oradan oraya sürüklendi. durmak istemiyordu, çünkü durmak anımsamak demekti. bir dönem hissettiği inanılmaz sıcaklığı anımsamak… binlerce kilometre yol kat etti, her yolculukta aynı umutla. yaşadıklarını geride bırakabileceği umuduyla.

üç yılın ardından, onu bu kadar hızlı yaşamaya iten kadınla buluşmuştu yine. kapıdan girer girmez, güzelliğinden büyülendi. inanamadı. uzun uzun sarıldılar birbirlerine. aklına gelen ilk düşünce, görmeyeli onun ne kadar güzelleştiğiydi. değil bir yılımı, bir ömrümü, yine olsa, yine şüphesiz feda ederim diye düşünüyordu. bu derecede bir güzellik, nasıl bir insanda toplanabilir? dünyanın en güzel kadını işte şimdi karşısında. bir dönem her sabah gözlerinin içine bakarak uyandığı kadın, bütün dünya belirsizlikle boğuşurken kendisine dünyanın en şanslı ve mutlu insanı gibi hissetiren kadın, bir çırpıda her şeyini hiç düşünmeden geride bırakabileceği o kadın.
“Dünyanın güzelliğine yaslandım
Ve mevsimlerin kokusunu ellerimle tuttum”
birkaç mutlu dakika geçti. birbirlerini yeniden görmekten hoşnut gibiydiler.
bir anda kadın ağlamaya başlıyor. gözleri dolu dolu. çocuk karşısında bir kere daha eridi. ağlama deyip elini tutmak istiyor ama artık yapamaz. lütfen ağlama demekle yetiniyor. yıllar önce karşısında o böyle ağladığında hemen sarılır, onu teselli etmek yerine kendi de ağlamaya başlardı. birbirlerini o kadar çok seviyorlardı ki, ileride ayrılma ihtimallerini düşünmeleri bile ikisini beraber ağlamaya itiyordu. hüzünlerini de aynı mutluluklarını paylaştıkları gibi paylaşıyorlardı. ikisi birlikte, karşılarında tüm dünya.

çocukluğundan bu yana kabus gören genç adamın kabusları onunla birlikteyken dinmişti. geceleri uyanmaya devam ediyordu, ama sokak lambasının minik pencerelerinden vuran zayıf ışığı karşısında gördüğü bu kadını öyle bir hayranlıkla izliyordu ki… birkaç saat buhar olup uçuyor, güneş doğuyordu. gözleri dolu olan genç adam ancak o zaman uykuya dalıyordu. sokak lambasının beyaz tenine vurduğu ışık, anlamını yitirdiğinde… sabah da zorla uyandırılıyordu kadın tarafından. tabii ki, bu güzellik tanrıçası, genç adamın güneş doğana kadar onu izlediğini bilmeden söyleniyordu.
“Take tonight to your bones
Lay me down my oar”
genç adam bu kafede, bir dönem hayatının tümünü adadığı bu kadının karşısında şimdi. kendi biraz konuştu, sıra onda. ama dinleyemiyor ki onu. kadının bir şeylerden yakındığından emin. her şey kulağına yankı gibi geliyor. bu güzelliği izliyor yalnızca, bir dönem ezbere bildiği jest ve mimikleri… izlemeye doyamıyor. çok da şaşkın. zihninde bir cümle yankılanıyor: “benim seni sevdiğim gibi kimse seni sevemez.”
ayrılırken duymuştu bu cümleyi. uzun bir süre inanmadı tabii ki. ama artık bir süredir derinden, hiç olmadığı kadar inanıyor. bu cümleyi hayatının en önemli varlığı, ellerinden kayıp gittikten sonra anladı. bir süredir geceleri kabus görmese de benzer saatlerde uyanıyor. yalnız başına. eski günlerini hatırlıyor. vücudun belirli bir ritmi var sanırım diye düşünüyor sık sık. kimi şeyler belirli periyotlarla kendini tekrar ediyor. gecenin bir yarısında uyanmaktan yoruldu artık.

birkaç ay öncesine dönelim tekrardan. bir şarapta karar kılıyorlar. tadını da çok beğeniyorlar. sohbet devam ediyor. sonrasında kadın, bir sigara içmek istiyor. ilişkileri boyunca çocuk sevmediği için hiç içmemişti. genç adam, bunu duyunca bir rüyadan uyanır gibi oluyor birkaç saniyeliğine. karşısındaki güzelliğin doğal olarak değiştiğini duyumsamaya başlıyor. hesabı ödeyip kalkıyorlar. bir parkın içinde, bir kilisenin karşısındaki banka kuruluyorlar. ikisi de çok hüzünlü. bu buluşma, ikisine de çok ağır gelmiş belli ki.
etrafta müzik dinleyip eğlenen çiftler var. hiç böyle olamadılar. çocuk, bir an imrenerek bakıyor onlara. şartlar, diye düşünüyor, farklı gelişseydi, biz de viyana’da böyle eğleniyor olabilir miydik?
bugün dolunay var. genç adam ve kadın, sarılıp vedalaşıyorlar. kadın, tramvaya binecek. genç adama soruyor: “kaldığın yere nasıl döneceksin?” çocuk bir şeyler söylüyor, kendi de ne söylediğinin farkında değil. belli ki bu güzellik, bu çocuğun hüzünlü akşamlarında uzun yürüyüşler yapıp hüznünü hafifletmeye çalıştığını unutmuş.
sonraki akşamlarda, genç adam hep bu kafedeydi. aynı yere oturdu. uzun uzun düşündü. hayal kurdu, hafızasına her detayı kaydetmek ister gibi… bir şeyler de yazdı. birkaç gün sonra bir ressamla tanıştı: richard gerstl. mavi renk kullanımına hayran kaldı. bu şehir diye düşündü, hüznün şehri. anlaşılamamanın şehri. gerçekleşmeyen ihtimallerin üzüntüsünün şehri.
bu mavi, ölüme yakın olmanın mavisi. kalan yılların kısalığının mavisi.
birileri için bu şehirden ayrılma vakti, şu cümleleri bir başkasının mail kutusuna göndererek:
“İnsan, sevdiği insanı gerçekten bu şekilde ölümsüzleştirmeli. Onun için her şeyini vermeli. Bir kilim gibi… ilmek ilmek dokuyarak… Viyana, çağdaş sanat hakkında fikirlerimi sarstı. Uzun süredir, bu yüzyılın işleri için bu kadar umut dolu olmamıştım. Silvia’nın kendinden emin aynı zamanda hüzünlü bakışlarını görüyor musun? Dağılmış saçı ona nasıl da harikulade bohem bir hava katmış…”

“I can drown to your arms
Lay ashore”
Aylar sonra, genç adam tekrardan Viyana’ya geldi. Geçtiği her sokakta onunla karşılaşacağını düşündü… Hiç durmadan içti. Büyük ressamlarla hasret giderdi. İçindeki hüzün hiç hafiflemedi. Bu sene hayatının en büyük aşklarından birini daha kaybetti. Anneannesini. Artık duramayacak kadar hızlı. Umut dolu bir geleceğe değil de kaçınılmaz sona doğru koşuyor. Kendisi de bunun farkında. Mavi rengi, her yerde görüyor ve hissediyor.
Sonsuz mavi deniz, her an, her yerde.
Viyana-Kadıköy
5 Aralık
ata