Sert yağmur damlalarının öğle güneşi altında saydamlaştığı, insanların ritmi yüksek bir şehirde öğle molasından geç dönmemek için adımlarını hızlandırdığı bir New York sonbaharı. Geniş caddenin bir köşesinde, trafik ışıklarının kendisi için yanmasını bekleyen bisiklet üzerinde bir adam. Haftanın yedi günü, yerin dört kat altında salata barına gidip tüm gün farklı dünya mutfaklarından çeşitli salatalar hazırlıyor. Meşhur bir market zincirinin yemyeşil reyonunda günlerini tüketiyor. Akşamları, enerjisinin son raddesinde, kendisi gibi aşçı Türk bir arkadaşıyla paylaştığı Brooklyn’deki birkaç metrekarelik odaya dönüp İngilizce öğrenmek adına televizyon karşısında haberleri izliyor.
Biraz olsun İngilizce öğrenirse kendi restoranını açabileceğinden emin. Antik Roma’nın en önemli şehirlerinden birinde, Antakya’da, henüz kendi ayaklarının üzerinde durmayı başaramayan küçük bir oğlu ve aşık olduğu bir kadın var.
Bu sabah mutlu uyandı nedense. Kısa zaman sonra Chinatown’daki bir Türk restoranından şeflik telifi alacak. Henüz haberi yok ama içine doğdu.
Köprünün bitiminde, Kuzey Atlantik Okyanusu’nun köpürdüğü sahil şerinde bisiklet üzerinde. Sırtı Manhattan adasına dönük. Az yolu kaldı. Bir sıcaklık dalgasının sırtından kendisini yakaladığını hissediyor aniden. Başta, dakikalardır bisiklet sürdüğü için terlemiş olabileceğini düşünüyor. Gökyüzünden yanık kağıtların külleriyle birlikte önüne düştüğünü görünce gözlerine inanamıyor adeta.
Bir patlama sesi.
Arkasını döner dönmez şahit olduğu manzara:
-yıkılmaya başlayan bir kule.
-yanan gökdelenlerden atlayan insanlar.
-sonsuz siren sesleri
-gökyüzünü kaplayan koyu gri duman bulutları
-havada sağa sola uçuşan küle dönmek üzere kağıt yığınları
-onlarca polis ve askeri helikopter
Salata barına değil de eve geri dönmeye karar veriyor büyük bir endişeyle. Kapıdan girer girmez eski, sürgülü, boyası dökülmüş pencereyi hızlıca indiriyor. Aklına ufak oğlu geliyor ve bir an, hayatının asla eskisi gibi olamayacağı hissi bedenini sarsıyor çok güçlü bir biçimde. Sonraki birkaç gün evden çıkmaya korkuyor. Vizesiz, kaçak göçmen olarak yaşadığı bu fırsatlar ülkesinin halkı tepkili. Terör iklimi hakim. Eve dönüş bileti alıyor aceleyle.
İki günlük yorucu bir yolculuk sonrası ait olduğu eve dönüş.

Şehrin dağa yakın sırtlarında yoksul bir mahalle. Kocaman bir çınar ağacı. Veresiye vermekle problemi olmayan bir bakkal. Nezaketten ve incelikten uzak kaba bir berber. Her akşam 6 sularında, üç tekerli el arabasıyla mahalleye uğrayıp tüm çocukların evden heyecanla fırlamasına sebep olan tatlıcı. Çıtır, bol şerbetli züngül tatlısı. Koca çınara sırtını döndüğünde solda kalan dar, yokuş aşağı bir sokak. Tek ve iki katlı evler karışık dizilmiş. İlk sıradaki evin güneş almayan bodrum katında genç bir anne ve oğlu yaşıyor. Çocuk, üç yaşında. Annesine bir hayli düşkün. En yakın arkadaşı da hemen bitişiğindeki evde yaşıyor: Leğende çamaşır yıkayan bir anne ve tüm gün kapı kapı gezen tesisatçı bir babadan oluşan yoksul bir ailenin esmer çocuğu. Başka bir hikayenin konusu.
Genç anne ve çocuk, hayata beraber tutunuyor. Çocuk, Hugo’ya bayılıyor. Dört tekerli bir bisikleti ile sık sık ziyaretine gelen kuzenleri var. Babası çok uzaklarda olsa da hayatından memnun. Annesi sık sık ağlıyor ya da gözlerini boşluğa dikip açık maviye boyalı duvarı seyre dalıyor. Ufaklığın en sevdiği ikinci arkadaşı da kendisinden sadece dokuz yaş büyük sık sık yatıya kalan dayısı.
Yağmurlu ve buz gibi bir kış günü. Dayı, oturduğu koltuktan zıplıyor büyük bir heyecanla:
– “Abla koş, eniştem sokağın başında!”
+ “Vallaha mı? Bak bunun şakası yapılmaz!”
– ”Yemin ediyorum o, gel bak çabuk!”
Anında enerjisi değişen bir ev. Neşesini tekrar bulmuş bir anne. Çocuk, henüz mutluluğunu kelimelere dökebilecek yetiye sahip değil ama hissediyor. Anne, baba ve dayı bir arada.
Baba son derece zeki, nüktedan ve hayat dolu. New York’ta oğlunu her gün çok özlüyor. Çocuk, fiziksel görünüş olarak kendisinin tıpkısı. Hayattaki en büyük varlığının, bu oğlan olduğuna emin. Sadece yılın on beş gününü birlikte geçirebildikleri için bu seferki sınırlı vakitlerini öyle bir yoğunlaştırıyor ki… Kayıp tüm günlerinin acısını çıkarırcasına ilgiye boğuyor oğlunu.

Baba-oğul, her gün mahallede kısa bir geziye çıkıyorlar. Babanın tüm esnaf ile arası iyi. Herkese selam vererek etrafta turluyorlar. Çocuk bu küçük gezilere aşık. Babasıyla çok gurur duyuyor. Her fırsatta, Amerika’dan buraya gelirken geçirdiği uzun yolculuğu dinliyor ve doyumsuzca soru soruyor. Bir insanın havada bu kadar uzun süre kalabilmesi karşısında büyüleniyor. Uçağa binmenin hatta okyanusları aşmanın hayalini kuruyor akşamları uyumadan önce. Henüz deniz dahi görmeyen ufaklık, okyanusları bir gün aşmak istiyor babası gibi.
Bu gezilerden birinde hiç unutamayacağı ve karakterini biçimlendiren bir olay oluyor. At arabasını park etmiş, büyük şapkalı yoksul bir adam görüyorlar. Atın çektiği arabanın üzerinde antika sandalyeler var.
Çocuk, ilk kez gördüğü bu at karşısında büyüleniyor. Saçı, kuyruğu, koyu kahverengi derisi, uzun ve ince bacakları. Sonsuz merakla ama biraz da mesafeli inceliyor bu asil hayvanı. Dakikalar sonra cesaretini toplayıp boyunun yettiği mesafeden atın karnına dokunuyor. İrkilen at, bir anda boğuk bir ses çıkarıp kocaman gözlerini ona dikerek korkutuyor çocuğu. Oğlunun korktuğunu gören baba, hem atı hem de gözleri dolan ufaklığı sakinleştiriyor. Oğlunun küçük elini atın alnına götürüyor. Babasından güç alan çocuk, atın yüzünü okşuyor hiç ses çıkarmadan.
Koca çınarın yanından geçip evlerine dönerken çocuk ne kadar da şanslı olduğunu düşünüyor bir anlığına. Babası yanında olmasa atı hiç sevemeyecekti. İlkinde gözlerini sinirli sinirli ona diken at, ikinci seferinde nasıl da şefkatle ve minnetle bakmıştı ufaklığa. Eve dönüş yolunda sık sık kendisi de aynı gözlerle baktı babasına.

Bir akşamüzeri annesinin gözlerine yine o boşluğun ve anlamsızlığın geldiğini gördü. Anlam veremedi bir türlü. Babası buradaydı çünkü. Bugün de dışarıda inanılmaz bir sağanak yağış vardı. Yer hizasının altında olduklarından böyle günlerde korkardı hep.
Küçük oğlan çocuğu, bugün hayatında ilk kez yeni bir duygu tadıyordu: Hüzün. Üzülmenin ötesinde bir duyguydu bu! Ruhunun daha derinliklerinde, hiç geçmeyecek gibi. Evde vedalaşıldı. Baba, anne, çocuk, anneanne ve dede. Durmadan içli içli ağlayan ufaklık, hüzün ile tanışmak bile bu kadar ağırken bir de hayal kırıklığı ve yalanı öğrendi.
Babası geldiği ilk gün, bir kağıt yırtıp pasaportumu yırttım, bir daha asla gitmiyorum demişti. Oğlunun, kaybetme korkusuyla sınırlı günlerini mahvetmesini istemiyordu çünkü. Ufaklık, kendisine sonsuz güvendiğinden ve yalan nedir bilmediğinden, gerçekten inanmıştı. Babasının gidişiyle her güzel şeyin sonunun geleceğini çok erken öğrenmek zorunda kaldı.
Babası gidince annesinin de gözündeki ışığın söneceğini bilen ve bunu hiç istemeyen ufaklık öyle yoğun ağlıyordu ki çok sevdiği anneanne ve dedesi dahi dindiremiyordu göz yaşlarını.
Evin içerisinde vedalaşmalarının ardından kısa bir süre sonra, annesi o sağanak yağmurda kendisini dışarı attı çaresizce. Otobüs durağına koştu onları bekleyen felaketten haberdar gibi. Bu yüreksiz ve duygusuz adama, eve dönmesi için yalvardı. Sonuç alamadı tabii ki.
Sırılsıklam eve döndüğünde gördüğü manzaraya yüreği dayanamayacaktı az daha. Sadece oğlunu değil, ufaklığın anneanne ve dedesini de ağlarken buldu. Torunlarının bu kadar ağlamasına onlar da sonunda dayanamamışlardı. Babasının çıkmadan hemen önce, Amerika’ya gider gitmez seni ve anneni de yanıma aldıracağım sözü, çocuğun daha şiddetli ağlamasına sebep olmuştu. Eğer babasıyla giderse anneanne ve dedesi olmadan yaşayamayacağını düşünerek hepten koyvermişti kendini. Hüzne dayanamayarak hasta olup günlerce ateşler içinde yattı.

Babasının son gidişiydi. Ne çocuk yaşta o okyanusu geçebildi, ne de annesinin mutsuzluğunu dindirebildi. Zaman su gibi aktı. Önce dedesinin ölümüne engel olamadı çocuk, sonra da anneanne ve dayısının hiç beklenmedik bir günün sabahında güneş doğmadan önce, birbirlerine sarılarak ölmesine.
Çocukluğunda geçemediği o okyanus, korkutmuyor artık kendini. Bir haftada üç kere geçtiği oluyor ama içindeki fırtınayı dindiremiyor yine de.
“Bilmem hiç yağmur yağacak mı kaybolduğum çöllere”
Kuala Lumpur
3 Ekim
ata