dört hüzünlü yalnız yazarın izinde

daha önce hiçbir vapur yolculuğumda böylesine muhteşem bir gemiyle karşılaşmadım.

daha önce hiçbir vapur yolculuğumda böylesine muhteşem bir gemiyle karşılaşmadım.

“dünyanın başka herhangi bir yerinde, bir yanı yıkıntılarla, diğer yanı mezarlıklarla kaplı bu üç buçuk millik yol kadar melankolik başka hiçbir yürüyüş güzergahı yoktur.” Bu cümle şehrin ücra köşelerinde 19.yüzyılın ikinci yarısında, 11 günde gemiyle paris’ten istanbul’a gelen ve arka sokaklarda bir yürüyüşe çıkan theophile gautier’e ait.. o zamandan bu yana her ne kadar surlar 1894 depreminde yıkılmış, mezarlıklar taşınmış olsa da orhan pamuk’un bu konuda söyleyecekleri aynı. Bu şehre hakim olan duygu hüzün.. gautier’in liseden arkadaşı, sevdiği kadın tarafından reddedildiği için doğu seyahatlerine çıkan ve yolunu istanbul’a düşüren nerval, bu güzel şehri “kulislerine girilmeden salondan seyredilmesi gereken bir tiyatro dekoruna benzetir.” dönüşte de tüm bu yolculuğunun “kaba oyalanmalardan” ibaret olduğunu sevgili dostu gautier’e belirttikten sonra kendini bir sokak lambasına asar.. ben de bu lise arkadaşlarının ve Pamuk’un deyimiyle dört hüzünlü yazarın (tanpınar, yahya kemal, a.şinasi hisar ve r.ekrem koçu) hüzünlü istanbul’unu görmek üzere kısa bir seyahate çıktım.

halitağa

Bu hüzün duygusunu istanbul’da 21.yüzyılda dolaşan biri yalnızca yoksul semtlerde değil, vapurdan denize bakarken, tophane’den karaköy’e kısa bir yürüş yaparken, istiklal caddesindeki nargile kafelerin önünden geçerken, belki bir akşam bir irish pub’a uğradığında, kalabalık caddelerde hissedebilir. özellikle de onlarca yıldır en az evrilen semt fatih’te bu duygu ruhunuzu titretir, bir yanda osmanlı tuğraları ile dolu evleri, dükkanları; bir yanda ayasofya’yı, biraz ilerisinde de kapalıçarşı’yı görüp bir asır önce yıkılan, güçsüz ve yoksul bir imparatorluğun izlerinin can çekiştiğini görebilirsiniz.

bütün bu izler arasında, natürmort bitki çayları manzarası ve birkaç batılı turist haricinde bu yüzyıla ait pek bir şey olmadığı anında fark edilir, sahaflar çarşısına yol düşmese de düşürülür ve sonrasında bu dört hüzünlü yazarın özellikle de artık ne yazık ki basımı yapılmayan a.ş. hisar’ın “Boğaziçi Mehtapları” aranmaya başlanır. ucuz, popüler romanlar ve kişisel gelişimleri kitapları satan birkaç sahafa bu kitap sorulur. alınan yanıt aynıdır: “12 numaraya git, 12 numarada vardır, 12 numaraya da bir sor istersen.” henüz 12 numara görüş alanına girmeden oldukça heyecanlanılır, az çok nasıl bir sahaf olduğu tahmin edilir ve hızlı adımlarla kapıya varılır. dalgınlık ve heyecanla “merhabalar, 12 numara siz miydiniz?” diye sorulup “12 numara ben değilim, dükkan” diyen istanbul’da böylesine kaliteli bir sahafa sahip belki de tek kişi olan abiye mahcup olunur 🙂 Sonra içeride bu yetmiş yıllık kitaba kavuşulur. (Üzerinde hilmi selim yazmaktadır, eski bir akademisyenin kütüphanesinden bu sahafa düşmüş kitap muhtemelen birçok insanı erken cumhuriyet döneminin boğaz manzaraları arasında keyifli bir yolculuğa çıkardı.)

natürmort, 21.04
tophane’den çukurcuma’ya giderken sol tarafta kalan hoş bir kitapçı

tom usta’ya son bir ziyaret yapılır, girişteki hanımefendi portresi aslında 19.yüzyıldan kalma bir laternadır. İtalyan bir ressam tarafından yapılmıştır, üzerinde “constantinapolli” yazar, ustaya nasıl kendisine geldiğini sorarım, ama sorumu yanıtsız bırakır 🙂

tom usta’nın atölyesi

proust hayranı a.ş. hisar’ın boğaziçi yalılarını ve boğaz gezisi törenlerini uzun uzun cümlerle anlattığı kitabı

“..Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer.
Ömrüm oldukça gönül tahtına keyfince kurul!
Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer.
..”

Yahya Kemal

Birisi “dört hüzünlü yalnız yazarın izinde” üzerinde düşündü

Yorum bırakın